19 Nisan 2013 Cuma


                                                        BİR PUS'UN HİKAYESİ
    Pus, yine her zamanki gibi okula gitmek için o kestirme yolu kullanıyordu. Evden okul yaklaşık yarım saatlik bir yoldu kestirmeden. Derin düşüncelere dalmış ve geleceğiyle ilgili birtakım hayallere kapılmıştı. Çalışkan denebilecek biriydi ve doktor olmak istiyordu; böylelikle hem maddi hem de tıbbi açıdan muhtaç durumdaki insanlara yardım edebilecek ve dayısının genç yaşta ölmesinin vermiş olduğu hayal kırıklığı ve çöküntüyü bir nebze olsun azaltabilecekti. Aslına bakarsanız, zamanın da acıyı hafifletici bir etkisi olabilirdi; ama aklınıza geldiği an, zaman yine geriye sarabilirdi. Bozuk bir plak gibi dayanılmayacak derecede cızırtılı sesler çıkarabilir ve anılarınızın yinelenmesine neden olabilirdi. Bu büyük bir riskti, zaman haricinde bunu hafifletecek tek şey doktor olmaktı Pus için.
    Yine günlerden bir gün aynı yoldan, benzer düşüncelerle bu sefer okulundan eve dönüyordu Pus. Doktor olacaktı o, muhtaç insanlara yardım edecekti. Dayısının öcünü, acımasız hayattan söke söke alacaktı. Sonra, sonra birini gördü. Karşı yönden geliyordu. Pus, adeta vuruldu ona; ilk kez öyle bir şey oluyordu. Ne olduğunu da anlamadı, acaba aşk mıydı? Onun da tam olarak ne olduğunu bilmiyordu esasında. Beyninden vurulmuşa döndü, öyle bir çekicilik olamazdı. Adeta mest olmuştu. Hep ona bakmak, hep onu görmek istiyordu. Ona ‘sarılmak’ istiyordu. Evet, evet, tam anlamıyla istediği şey buydu, SARILMAK. Sarılınca, ona bütün sevgisini enjekte edecek gibi hissediyordu. Pus, bunu bir doktor edasıyla yapma niyetindeydi, çünkü karşısındakinde eksik bir şey vardı ve bu eksiklik ancak Pus’un enjekte edeceği sevgiyle giderilebilirdi. Pus, onu takip etmeye karar verdi. Onun gittiği yöne, ters istikamete gitmeye başladı, kendince çaktırmadan. O, ahşap yapılı iki katlı bir eve girdi. Pus da herhalde burada oturuyordur diye düşündü. Adeta aklına kazımıştı o mahalleyi ve evi. Hem okula giderken bu mahalleden de geçebilirdi, biraz yolu uzardı ama onu tekrar görmek için değerdi buna.
    Pus’un annesi bir yandan örgü örüyor bir yandan da göz ucuyla Pus’u süzüyordu. Öylece oturmuştu Pus, önünde kitaplar ama boş boş bakıyordu. Sanki sayfaların içinde hiçbir şey yazmıyormuş da o beyazlığın derinliklerinde kaybolmuş gibiydi. Pus, sürekli onu düşünüyordu. Bir türlü çıkaramıyordu aklından. O, geleceğe dair hayalleri, yerini onun güzel yüzüne bırakmıştı. Bir an şöyle düşündü: Aklımdan geçerken bi uğrasa ya yanıma! Ama bu, boş ve güzel bir hayalden ibaretti Pus’a göre. Annesi yemeği koydu, ikisi oturdular masanın başına, ama Pus hiçbir şey yemedi, yiyemedi. İştahı kapanmıştı. Babası taksi şoförü olduğu için gece vardiyasına çıkmıştı, akşam altı, sabah altı şeklinde çalışıyordu. Anne, “nen var yavrum, neden yemiyorsun” diye sorunca da o klasik cevap geldi. “İştahım yok anne”. Hiç öyle yapmamıştı daha önce. Anne, Pus’ta bir şey olduğunu gayet net bir şekilde anladı, fakat sormak istemedi. Belki de anlamıştı derdini ve empati kurmuştu. Gençliğinde o da benzer bir şey yaşamıştı ve bu tür konularda pek iyi sayılmazdı. Yapılması gereken en iyi şeyin, susmak olduğunu düşünüyordu.
    Pus yine, okula gidecekti. Diğer günlerden farklı şekilde hızlı hızlı yaptı kahvaltısını ve hazırlanıp hemen yola koyuldu. Bu sefer, kestirme yolu kullanmadı; biraz daha çok sürecekti diğer yol ama belki de onu görecekti. Bunu düşünmek bile kalbinin, şiddetle atmasına yeterliydi. Çıktı, yürüdü ve yürüdü. Geleceğe dair hayalleri değişmişti artık. Hep onu düşünerek yürüdü, onun mahallesine geldiğinde kalbi bin misli daha hızlı atmaya başladı. O girdiği evin önünden geçerken bir an duraksadı. Baktı ve baktı. Cehennem ateşinde yanıyormuşçasına kötü hissetti kendini ve yoluna devam etti. Bunu defalarca tekrarları, belki iki hafta, bir veya üç ay boyunca. Umudunu yitirmedi, görecekti onu bir gün.
    Acaba zaman, Pus’un bu mutsuzluğunu ve iştahsızlığını da alıp götürebilir miydi? Peki ya öyle olmazsa, bunun doktoru var mıydı? Nasıl bir ruh haliydi ki bu? Pus, bu sefer bakkaldan bir şey almak için dışarı çıktığı bir günde bunları düşünürken onu gördü. Evet, oydu! Bir elinde boya sandığı, diğerinde tabure ile “boyayalım mı abi?” diyordu etraftan geçenlere. Pus, heyecandan ölecek gibiydi; yanına yaklaştı, bir şey demek istedi, diyemedi. “Buyur abla, sizinkini de boyayalım” deyince, Pus başıyla bir hayır işareti yaptı. Pus, isminiz ne diye sormak istediyse de bunu da beceremedi. Sonra yolun karşısındaki manav, “Sus, gel buraya oğlum, şu ayakkabıları bir parlat be oğlum!” dedi. İsmi, Sus’tu. Ama bu nasıl olur! İkisi bir bütünün parçası gibiydiler. Sus, işini bitirdikten sonra eski yerine döndü. Pus, hala oradaydı, öylece duruyordu. “Abla, iyi misiniz?” Pus, sustu. Evet, Sus’tu.
    Pus, gözünü açtığında kendini bir hastane odasında buldu. Ne olup bittiğine bir türlü anlam verememişti. Her şey bir rüya gibiydi. Annesi ve beyaz önlüklü bir adam dışarıda konuşuyorlardı. “Kızınız şizofren, sürekli halüsinasyonlar görüyor ve son gördüğü her neyse, onu fazlasıyla etkilemiş, bayılmasına neden olmuş hanımefendi”. Pus, daha şizofren ve halüsinasyon kelimelerinin anlamını bile bilmiyordu. Acaba neyim var diye düşündü; halbuki sapasağlam hissediyordu kendini. Sonra Sus’u hatırladı. Bayıldığında etrafında olan herkes hastanedeydi; ama o yoktu. Manav amca da oradaydı ve biraz ürkek ve kısık bir sesle: “Sus nerede?” diye sordu Pus. Aldığı cevap, hayallerinin ve bütün dünyasının yerle bir olmasına neden olacak türdendi: “Sus da kimmiş kızım?”

2 yorum:

  1. Eline, kalemine, aklına filan sağlık:) Öykünün finalini biraz daha mı açık bitirseydin acaba diye düşündüm naçizane. Fazla net teşhisler konmuş gibi geldi bana sıradan bir okur olarak. Devamını bekliyorum(z).

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ediyorum :) Yorumlarınız, eleştiri ve görüşleriniz kalemimin daha da gelişmesini sağlayacaktır. Devamı pek yakında ;)

    YanıtlaSil