3 Mayıs 2016 Salı

SLM, NABER!?

Aradan iki buçuk yıl geçmişti ve fakat pek de bir şey değişmemişti. Sustuk, pustuk, sıranın bize gelmesini bekledik; geldi! İnsanlar; doğup büyüyor, hırslara bürünüyor, hedef belirliyor, başarıyor veya başarısız oluyor ve en sonunda tahtalı köyü boyluyorlar! Öyle ya da böyle, kaçınılmaz sona doğru gidiyorlar, çoğu zaman unutuyorlar ve hatta nadiren akıllarına geliyor. Sürekli mi gelsin?! Hayır! Öyle de yaşanmaz ki... Peki nasıl yaşamak lazım? Bu sorunun birçok yanıtının olduğunun hepimiz farkındayız; kişiye göre değişir di mi? Sen böyle yaşar ve mutlu olursun, bense böyle değil de öyle yaşayınca mutlu olurum. İyisi mi çok düşünmemek, oluruna bırakıp olacakları bekleyip görmek; veya beklemek niye, beklemeden görmek, zamanı gelince; hayat hep bir şeylere gebe, doğura doğura bir haller oldu ya, neyse!

24 Kasım 2013 Pazar


BİR FİDANIN TRAJİK HİKAYESİ

Gobi Çölü'ndeyiz. Uçsuz bucaksız bu çölün kasıp kavuran zemininde, gözün gözü görmediği toz bulutu içinde yapayalnız bir fidan. Tutunmaya çalışıyor. Önce çölün kâh sıcak kâh soğuk kum-toprak karışımı zeminine, sonra da hayata. Su yok, fakat kendince bir yöntem geliştirmiş bizim fidan; havadan nem kapmak. Bunu o kadar güzel yapıyor ki istisnasız şekilde hiçbir nemi kaçırmıyor. Konuşacak kimsesi olmadığı için kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor bazen; hem belki yanından geçen bir böcek veya yakınlarında bulunan bir bitki ona karşılık verir. Nafile!
Gel zaman git zaman bizim fidan artık bıkmış bu yaşamdan. Tanrıdan bir arkadaş dilemiş hiç durmadan. Artık nem bile kapamaz olmuş havadan. Tanrı ya bu, çevirir mi hiç ilahi haykırışları geri! Bir tohum düşmüş yukarıdan. Tabi mutluluktan adeta uçmuş bizim fidan.
Fidan, hiç vakit kaybetmeden tohumun üstü kum ile kapanır kapanmaz ona bakmaya koyulmuş. İlk iş, dallarından birini rüzgarın hırçınlığına karşı feda ederek onu korumak ve kendi bedeninden tohuma su aktarımını sağlamak olmuş. Bir-üç-beş gün derken bir sabah bir kabarıklık belirmiş çölün pek verimsiz zemininde. Bizim tohum, fidan olmak için üstündeki kumu kaldırmaya çalışmış. Bizim fidanın kalbi küt küt tabii. Hemen müdahil olmuş, kırık dalı hafif sola-sağa iterek yeni yetme  fidanın yapraklarını dünyaya açmasına yardımcı olmuş. Yalnız değil artık bizim fidan. Ne büyük bir mutluluk!

İki Ay Sonra

Bizim fidan büyümüş, neredeyse ağaç olacak. Yeni yetme fidan ise hala fidan, kışa pek de hazır değil gibi. Her gün konuşup dertleşirlermiş; bir ayağı eksik örümcekten, disiplin sahibi çalışkan sarı karınca ailesinden, sokmaya yer arayan akrepten ve havadan sudan konuşurlarmış. Çok hoş vakit geçirir, güler, oynarlarmış. Fakat bir türlü kendileriyle ilgili konuşamazlarmış. O kadar çok severlermiş ki birbirlerini inci/n/t/mekten çekinir olmuşlar.
Kış çetin, sert, acımasız. Bizim fidan artık büyük, heybetli, dayanıklı. Yeni yetme ise cılız, ürkek, korkmuş. Ne yapmalı, ne etmeli, yeni yetmeyi nasıl güvende hissettirmeli! El kol, dal budak bağlı, gövde kök salmış; ne yapabilir ki onun için! Ve fakat, ya kötü bir şey olursa ona! Bizim fidan da şom ağızlı ya - insanlar gibi - ertesi gün şiddetli bir fırtına belirivermiş. Yeni yetme tir tir titremekte, bizimki bir çare bulma derdinde, etrafta kimsecikler yok; ne örümcek, ne sarı karıncalar ne de akrep.
Ve bizim fidan için tam bir hayal kırıklığıyla dolu bir son. Yazık, çok yazık! Hak etmemişti bunu halbuki!

30 Temmuz 2013 Salı





                                                                                                                        NEYDİ O?



Yeşil bir kuş. Mavi yapraklı ağaçta. Gri meyveleri olan. Çekirdekleri dikenli. Batınca acıtmayan. Hissetmek istemediğin.

Kırmızı bir balık. Yemyeşil denizde. Ateş püsküren. Alevleri serinletici. Yine de yakan. Hissetmek istediğin.


Güzel bir kadın. Küçücük dünyada. Sınırları olmayan. Huzur verici. Seni üzen. Hissetmek isteyip istemediğin konusunda kararsız olduğun.

Kuş, balık ve kadın. Ürkek, narin ve güzel.

Havada, denizde ve karada. Nasıl yaklaşacağını bilirsen, ulaşabilirsin.

Can yoldaşın da olur hayat arkadaşın da. Fakat, üçünün de ortak ve en tabii özelliğini göz ardı etmemek kaydıyla: özgürlük!








25 Haziran 2013 Salı


aNLaMSIZ şEYLER OkULU

Şimdi biz yaşıyor muyuz? Hahaha...
Nefes de alıyor muyuz? Hahaha...
Hiçbir eksiğimiz yok, öyle mi? Hahaha...

İlk ikisine katılıyorum. Evet, yaşıyoruz ve evet, nefes alıyoruz. Eksik olan mı? Esasında çok gibi görünmese de bulunması, bulunsa da elde edilmesi oldukça zor bir şey. Ee hAdi bulun bu Şeyi baKalım. Çok kolaymış, değil mi? Zor demiştik, kolay bulundu. Ahh bir de şu kolay bulunan şeyi zora sokmasak! Yapamıyoruz. Doğamızda var, kolay da olsa zora sokmak insana daha mı kolay geliyor ne!

İşimizi daha da kolaylaştırmak ve vurgumuzu daha çarpıcı hale getirmek adına bundan böyle farklı bir yazım stili izleyeceğiz. AŞağıya diKatlice bakmanızı önermeyeceğim; zira çok da dikkat gerektiren bir durum söz konusu değil. Neyse, konumuza dönelim. İki başlık altında topladık bu şeyi:

YArArlArı:
AccAAAyip bir yAŞAm enerjisi verir size, dolu dolu, Kıpır Kıpır olursunuz. DünyA tozpembedir sizin için. En olumsuz olAy kArŞısındA bile iyimser bir tAvır sergilersiniz. Hep yAŞAmAK, hep o duyguyA sAhip olmAK ve onu hiç KAybetmemeK istersiniz. Bir KuŞ misAli uçAAAAr durursunuz. DünyAnın en ŞAnslı insAnı sizsinizdir. OlduKçA yArdımsever Kimliğiniz çıKAr ortAyA birdenbire. ÇoK uyumAK istemezsiniz; çünKü hAyAtın çoK KısA olduğunu düŞünür, o duyguylA AyıK olmAnın Keyfini doyAsıyA tAtmAyı yeğlersiniz. ZAten rüyAdA gibisinizdir. Bu nedenle uyumAnızA peK de gereK yoKtur. ÇoK yemeK de yiyemezsiniz. Söz Konusu duygudAn yeterince beslenirsiniz zAten, dolAyısıylA dA AçlıK hissi peK oluŞmAz.

ZArArlArı:
YoK deneceK kAdAr Az. Ne vAr Ki, tAKıntı hAline getirilirseeee, o zAmAn vAy hAlinize! UnutmAyın Ki onu kAybetme risKiniz de vAr. YA dA hiç elde edememe!


29 Nisan 2013 Pazartesi


                                           AKLIMDA DEĞİL BAŞIM
Bir yanımda sürekli tekrarlayan bir müzik: “Dım dım dım, aklımda değil başım!” Diğer yanımda kreş ortamını hiç aratmayan büromuzda çocukların defalarca aynı çizgi filmi izlemesi: “Hey dostum! Benimle bir oyuna var mısın?”. O yanda… bu yanda… şu yanda… ha, bir de öteki yanda şu, şu ve şu...
Monotonluk, can sıkkınlığı… Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sallamadan çekip gitme arzusu bu olsa gerek. Ve fakat maalesef beni durduran şeyler var; kendimle ilgili olmasa da bunlar, var işte. Çekip gidemiyorum! Restimi çekemiyorum! Yeter artık diyemiyorum! Desem ya, ne iyi olurdu. Çok mutlu olurdum, biliyorum. Ama diyemiyorum, yapamıyorum ve olamıyorum. Ellerimde ve ayaklarımda görünmez bir kelepçe var. Dört tarafımda demir parmaklıklar. O da görünmez.
“Haline şükret oğlum, dışarıda senin yerinde olmak isteyen nice insan var!” diyorlar. Ben de diyorum bazen. Bu, mutlu olmama yeter bir sebep mi ki? Hayır. Sanırım tatmin olmaz bir yapım var. Veyahut olmak istediğim yerde olma isteği. Her ikisi de olabilir, hiçbiri de. Ben işin içinden çıkamadım, hangisi olduğu yönünde hiçbir fikrim yok. Bildiğim tek şey, şu an başka yerde olmak istediğim. Belki de köyümde. Köyümde? Yok yok, bu da değil. Sanırım ıssız bir adada. Üç beş sevdiğim insanla. Veya bir. Yetmez mi? Bilemedim.

19 Nisan 2013 Cuma


                                                        BİR PUS'UN HİKAYESİ
    Pus, yine her zamanki gibi okula gitmek için o kestirme yolu kullanıyordu. Evden okul yaklaşık yarım saatlik bir yoldu kestirmeden. Derin düşüncelere dalmış ve geleceğiyle ilgili birtakım hayallere kapılmıştı. Çalışkan denebilecek biriydi ve doktor olmak istiyordu; böylelikle hem maddi hem de tıbbi açıdan muhtaç durumdaki insanlara yardım edebilecek ve dayısının genç yaşta ölmesinin vermiş olduğu hayal kırıklığı ve çöküntüyü bir nebze olsun azaltabilecekti. Aslına bakarsanız, zamanın da acıyı hafifletici bir etkisi olabilirdi; ama aklınıza geldiği an, zaman yine geriye sarabilirdi. Bozuk bir plak gibi dayanılmayacak derecede cızırtılı sesler çıkarabilir ve anılarınızın yinelenmesine neden olabilirdi. Bu büyük bir riskti, zaman haricinde bunu hafifletecek tek şey doktor olmaktı Pus için.
    Yine günlerden bir gün aynı yoldan, benzer düşüncelerle bu sefer okulundan eve dönüyordu Pus. Doktor olacaktı o, muhtaç insanlara yardım edecekti. Dayısının öcünü, acımasız hayattan söke söke alacaktı. Sonra, sonra birini gördü. Karşı yönden geliyordu. Pus, adeta vuruldu ona; ilk kez öyle bir şey oluyordu. Ne olduğunu da anlamadı, acaba aşk mıydı? Onun da tam olarak ne olduğunu bilmiyordu esasında. Beyninden vurulmuşa döndü, öyle bir çekicilik olamazdı. Adeta mest olmuştu. Hep ona bakmak, hep onu görmek istiyordu. Ona ‘sarılmak’ istiyordu. Evet, evet, tam anlamıyla istediği şey buydu, SARILMAK. Sarılınca, ona bütün sevgisini enjekte edecek gibi hissediyordu. Pus, bunu bir doktor edasıyla yapma niyetindeydi, çünkü karşısındakinde eksik bir şey vardı ve bu eksiklik ancak Pus’un enjekte edeceği sevgiyle giderilebilirdi. Pus, onu takip etmeye karar verdi. Onun gittiği yöne, ters istikamete gitmeye başladı, kendince çaktırmadan. O, ahşap yapılı iki katlı bir eve girdi. Pus da herhalde burada oturuyordur diye düşündü. Adeta aklına kazımıştı o mahalleyi ve evi. Hem okula giderken bu mahalleden de geçebilirdi, biraz yolu uzardı ama onu tekrar görmek için değerdi buna.
    Pus’un annesi bir yandan örgü örüyor bir yandan da göz ucuyla Pus’u süzüyordu. Öylece oturmuştu Pus, önünde kitaplar ama boş boş bakıyordu. Sanki sayfaların içinde hiçbir şey yazmıyormuş da o beyazlığın derinliklerinde kaybolmuş gibiydi. Pus, sürekli onu düşünüyordu. Bir türlü çıkaramıyordu aklından. O, geleceğe dair hayalleri, yerini onun güzel yüzüne bırakmıştı. Bir an şöyle düşündü: Aklımdan geçerken bi uğrasa ya yanıma! Ama bu, boş ve güzel bir hayalden ibaretti Pus’a göre. Annesi yemeği koydu, ikisi oturdular masanın başına, ama Pus hiçbir şey yemedi, yiyemedi. İştahı kapanmıştı. Babası taksi şoförü olduğu için gece vardiyasına çıkmıştı, akşam altı, sabah altı şeklinde çalışıyordu. Anne, “nen var yavrum, neden yemiyorsun” diye sorunca da o klasik cevap geldi. “İştahım yok anne”. Hiç öyle yapmamıştı daha önce. Anne, Pus’ta bir şey olduğunu gayet net bir şekilde anladı, fakat sormak istemedi. Belki de anlamıştı derdini ve empati kurmuştu. Gençliğinde o da benzer bir şey yaşamıştı ve bu tür konularda pek iyi sayılmazdı. Yapılması gereken en iyi şeyin, susmak olduğunu düşünüyordu.
    Pus yine, okula gidecekti. Diğer günlerden farklı şekilde hızlı hızlı yaptı kahvaltısını ve hazırlanıp hemen yola koyuldu. Bu sefer, kestirme yolu kullanmadı; biraz daha çok sürecekti diğer yol ama belki de onu görecekti. Bunu düşünmek bile kalbinin, şiddetle atmasına yeterliydi. Çıktı, yürüdü ve yürüdü. Geleceğe dair hayalleri değişmişti artık. Hep onu düşünerek yürüdü, onun mahallesine geldiğinde kalbi bin misli daha hızlı atmaya başladı. O girdiği evin önünden geçerken bir an duraksadı. Baktı ve baktı. Cehennem ateşinde yanıyormuşçasına kötü hissetti kendini ve yoluna devam etti. Bunu defalarca tekrarları, belki iki hafta, bir veya üç ay boyunca. Umudunu yitirmedi, görecekti onu bir gün.
    Acaba zaman, Pus’un bu mutsuzluğunu ve iştahsızlığını da alıp götürebilir miydi? Peki ya öyle olmazsa, bunun doktoru var mıydı? Nasıl bir ruh haliydi ki bu? Pus, bu sefer bakkaldan bir şey almak için dışarı çıktığı bir günde bunları düşünürken onu gördü. Evet, oydu! Bir elinde boya sandığı, diğerinde tabure ile “boyayalım mı abi?” diyordu etraftan geçenlere. Pus, heyecandan ölecek gibiydi; yanına yaklaştı, bir şey demek istedi, diyemedi. “Buyur abla, sizinkini de boyayalım” deyince, Pus başıyla bir hayır işareti yaptı. Pus, isminiz ne diye sormak istediyse de bunu da beceremedi. Sonra yolun karşısındaki manav, “Sus, gel buraya oğlum, şu ayakkabıları bir parlat be oğlum!” dedi. İsmi, Sus’tu. Ama bu nasıl olur! İkisi bir bütünün parçası gibiydiler. Sus, işini bitirdikten sonra eski yerine döndü. Pus, hala oradaydı, öylece duruyordu. “Abla, iyi misiniz?” Pus, sustu. Evet, Sus’tu.
    Pus, gözünü açtığında kendini bir hastane odasında buldu. Ne olup bittiğine bir türlü anlam verememişti. Her şey bir rüya gibiydi. Annesi ve beyaz önlüklü bir adam dışarıda konuşuyorlardı. “Kızınız şizofren, sürekli halüsinasyonlar görüyor ve son gördüğü her neyse, onu fazlasıyla etkilemiş, bayılmasına neden olmuş hanımefendi”. Pus, daha şizofren ve halüsinasyon kelimelerinin anlamını bile bilmiyordu. Acaba neyim var diye düşündü; halbuki sapasağlam hissediyordu kendini. Sonra Sus’u hatırladı. Bayıldığında etrafında olan herkes hastanedeydi; ama o yoktu. Manav amca da oradaydı ve biraz ürkek ve kısık bir sesle: “Sus nerede?” diye sordu Pus. Aldığı cevap, hayallerinin ve bütün dünyasının yerle bir olmasına neden olacak türdendi: “Sus da kimmiş kızım?”

17 Nisan 2013 Çarşamba

    

                                                                     SES

    Evimin salonunda boş boş oturuyordum. Fonda, müzik ve yağmur sesi. Rüzgar biraz daha ön plandaydı; hırçındır o, agresiftir, bilirsiniz. Geldiğini, insanın kafasına vura vura anımsatmak ister, hissettirir. Yere baktım, bir canlı görmek istedim; nafile. Belki de sesten ürktüler; arka, daha da arka ve ön plandaki sesten. Veyahut benim varlığımdan. Hiç de sesim çıkmıyordu halbuki. O halde ortaya çıkmamalarının nedeni ben olamazdım, buralarda olmalılar ama çıkmıyorlar ortaya işte. Bir ihtimal daha geldi aklıma; evde benden başka canlının olmadığı. Peki ben canlı mıyım? O an için hayır, son derece hareketsiz. Bir canlıyı andıracak sıfır hareket, hissiyat ve düşünce.
   Neyse, ne ses vardı ne de soluk; müzik, yağmur ve rüzgar haricinde. Müzikten de hiç haz etmedim zaten. Duymak istedim, başka bir ses; duyamadım. Öylece oturdum dakikalarca. Yapacak çok işim vardı. Var. Ama oturdum. Oturuyorum.